Tekelci ve Merkeziyetçi Yapıdan Çıkış: Müfredat Özgürlüğü  

                              Prof. Dr. Osman Çakmak

Müfredat ve ders kitapları, okullar ve eğitim konularında çözüm arayışları artarak devam ediyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız son günlerde sık sık müfredat konusuna değiniyor ve yapmış olduğu öz eleştirilerde derslik yapıldığını, öğretmen atamalarının tamam olduğunu, ders kitaplarının ücretsiz  olduğunu, öğrencilere tablet dağıtıldığını,  bütçeden en büyük payın eğitime ayrıldığını ancak buna rağmen başarının yakalanamadığının altını çiziyor;  eğitim ve kültür alanlarında sınıfta kaldığımızı itiraf ediyor.

Eğitim Dünyamızda çözümsüzlüğün iyice belirgin hale gelmesi üzerine,  Cumhurbaşkanının da konuyu üst seviyede dile getirmesi ile son günlerde özellikle sivil toplum kuruluşlarında hareketlilik artmış bulunuyor. Müfredat ve ders kitapları, okullar ve eğitim konularında çözüm arayışları artarak devam ediyor.

 Müfredatçı Anlayış Çözümsüzlüğün Kaynağı

Son söyleyeceğim sözü başta söylüyorum. Çözüm müfredatçı anlayışın terk edilmesine bağlıdır. Çünkü müfredatçı yapıda araç amacın önüne geçmektedir. Eğitimle çocuk ve gençlere hayat için gerekli anahtar bilgi, beceri, tutum ve davranışları kazandırıyoruz.  Halbuki eğitim, öğretmenlerin ders programlarını yetiştirmek amacı ile yapılırsa amaçla araçlar karıştırılmış olur.  Asıl problem müfredatın şöyle mi olsun böyle olsun meselesi değildir. Müfredatçı anlayışın terk edilerek özgür müfredat yapılanmasının önünün açılmasıdır.

Öğretmenlerin, eğitsel hedefleri gerçekleştirmeyi içtenlikle istediklerinden kuşku yoktur.   Ama müfredat denilen ve her ne ihtiyaç duyulmuşsa içine doldurulmuş bulunan “öğretilecekler listesi” o denli kalabalık hale gelmiştir ki, bunun belirli bir süre içinde yetiştirilmesi mümkün olmamaktadır. Bunun için “ezber” ve “bilgi aktarma” tek çıkar  yol haline gelmektedir. O halde mevcut “müfredatçı yapı” ezberciliğin kaynağı ve yapılan reformları hayata geçirememenin ve yozlaşmanın temelini teşkil etmektedir.

Müfredatçı anlayışta ısrar edenlere  hemen şunu hatırlatmak isteriz. Bizim “Müfredat Planlayıcılarımız”, “bilgi konisi” denilen kavramı göz ardı etmektedirler.  Bu denli çok bilginin öğretilmeye çalışılması -ve tabii ki öğretilemeyişi-  eğitimdeki asıl garipliktir. Şu eğitim gerçeğinin farkında değiliz: Birbirinden farklı kabul edilerek öğretilmeye çalışılan bir çok bilgi aslında çok az miktardaki “öz bilgi”nin türevidir.

“Hick kuralı” diye bilinen bir kural, bir kişiye verilen bilgi arttıkça kişinin performansının da arttığını, verilen bilgi daha da artmaya devam ederse performansın pek artmayıp sabit kaldığını, bilgi girişi daha hızlandırılırsa bu defa performansın birdenbire düştüğünü söyler. Müfredatçı yapıda ısrar edenlerin bunun farkında olduklarını sanmıyorum.

Velhasıl, okul sistemimizin başarısızlığının nedeni, okul binalarının eskiliği ya da azlığı, öğretmen maaşlarının düşüklüğü ya da sınavlar yahut da teknolojik yetersizlikler değildir. Her akla gelenin içine doldurulduğu müfredatçı yapı ve sonuçta ezberci ve sınavcı sistemin kendiliğinden ortaya çıkmasıdır. Çözüm müfredatı bir çerçeve olarak yorumlayıp,  her okulun kendi ihtiyaçlarının dikkate alındığı özgür müfredat anlayışın  hakim kılınmasıdır. Özgür müfredat anlayışı topyekun insanımızı çözümün içine çekecek ve hareketliliğin temellerini teşkil edecektir.

Tekelci ve Merkeziyetçi Yapıdan Çıkış Yolu

Eğitimin bir bütün olarak başarısı birkaç temel gerçeğin çok iyi anlaşılmış ve benimsenmiş olmasına bağlıdır. Peki nedir bu  temel gerçekler? Şimdi o konuyu geçelim müsaadenizle.

Son yıllarda ders kitapları ile ilgili bazı çalıştay ve organizasyonlarda yer aldığımdan konuyu bilen gerçek uzmanlarla bir çok defa birlikte olduk  ve  “Müfredat dayatmasının sonuçlarını ve  ders kitaplarındaki  muhteva (bilimsel) boşluğuna” yakinen şahit olduk. Çözümleri ele alan yazılar yazdım. Yazıların adreslerini öncelikle burada meraklılarına sunayım.  Bir sempozyumdaki sunumunda fen eğitimindeki müfredat boşluğuna ve yanlışlıklara  (bilimsel ve değerler bakımından)  dikkat çekmiştim [2].   “Sömürü Eğitim Düzeninden Nasıl Kurtulacağız” başlıklı yazımla çözümsüzlüğün kaynağını [3] ve çözümün öğretmen boyutunu ele almıştım [4].

Geçen yılın en önemli olaylarından birisi  özel liselere girişte,  öğrenci başına devlet teşviki verilmesiydi. Peki beklenen gelişme sağlanabildi mi? Yani   özel sektördeki dinamizmi eğitime  yansıtılabildik mi?

Geçtiğimiz yıl içinde bir dönem boyunca bir özel okul için danışmanlık niteliğinde bazı çalışmalar yapmıştım. Bu esnada özel okullarla ilgili gerçekleri daha yakından görme şansım oldu. Gördüğüm şuydu: Ülkemizde özel okullar şeklen bulunuyor ve  gerçekte tüm okullar  devletçi yapıda. Devlet okullarında olduğu gibi Müfredat değerlendirmesinin tamamıyla devlet elinde kaldığı, ders kitaplarında MEB-devlet patron olmaya devam ettiği vasatta gerçek anlamda özelleşme gerçekleşmiyordu.

İster devlet okulu olsun isterse özel okul, tüm ders programlarının içerik, amaç, kazanım, süreç, süreleri bizzat devlet tarafından tek bir merkezden belirleniyor. Ülkemizde tabelasında özel okul yazan yerler de aslında bir devlet okulu.  Özel okul personeli ise, maaşını devletin vermediği bir devlet memurundan başka bir şey değil. Devlet eğitimi hem finanse ediyor, hem müfredatı hazırlıyor ve istediği gibi değiştirebiliyor ve hizmet sağlıyor.   Ülkemizde ana okullarından üniversiteye kadar, adı vakıf ve özel okul olsa da hepsi de aslında devlet okulu. Gidin bakın okulların giriş kapılarındaki tabelalara. Kimisi MEB, kimisi YÖK üzerinden olmak üzere tamamı devlete bağlı ve bağımlı. Bağımsız bir eğitim kurumu göremezsiniz. Müfredat, tamamen, bazen doğrudan bazen dolaylı yollardan, devlet tarafından belirlenmekte. Merak edenler bir “özel kolej” ile bir devlet ilkokulunun sözgelimi birinci sınıflarını müfredat ve dersliklerin ideolojk endoktrinasyon mesajlarıyla bezenmesi bakımından karşılaştırsın.

Özel sektörün eğitime girmesini sağlayacak şartlar teşekkül etmeyince rekabet ortamı  ve  özlediğimiz kalite yarışı  şartları gerçekleşmemektedir.

Daha ilginci ise şu:  Çözüm adına yola çıkanlar da dahil bu çarpıklığın farkında değil. Şöyle bir bakalım. İlkokullarda bile ders konularının  içeriği  anne babaya rağmen, öğrenciye rağmen ve öğretmene rağmen  belirlenmiyor mu? Bölge ihtiyaçlarına göre müfredat ihtiyaçlarının farklılık gösterir.  Hatta köyde oturanla şehirde oturanlara aynı müfredatın dayatılmasının  yanlış bir uygulamadır.  Ülkedeki bu tekelcilik   kimseyi şaşırtmıyor ve daha vahimi bu tekelcilik kabullenilmiş durumda.  Hatta  sendikalar ve sivil kuruluşların çoğu da, devletin eğitim-öğretim faaliyetlerindeki tekeline karşı mücadele etmiyor; gerçek eğitim sorunlarını dillendirmenin, eğitimi özgürleştirmeye yönelik çabaların uzağında kalıyorlar. Eğitim problemi deyince  tekelci herkes sisteme nasıl daha iyi bir renk kazandırabileceğimizi konuşuyoruz.

Sanıyorum bu açıklamalardan sonra Sayın cumhurbaşkanın şikayetinde neden haklı olduğunu daha iyi anlamış olmalıyız.

Müfredat Özgürlüğü     

Nasıl ekonomide özelleştirme savunuluyor ve özel sektörün pek çok işi devletten daha iyi yaptığını görüyorsak, eğitimde de -gerçek anlamda- özelleştirmenin önünü açacak çabaların içine girmek durumundayız.  Devlet eğitimin finansmanında, müfredatın belirlenmesinde, eğitim sektörünün çalışanlarının statüsünde konum değiştirmelidir.

Eğitimin sivilleşmesi için her şeyden önce  müfredatta ve ders programlarını belirleme yetkisinin devlet  talim –terbiye tekelinden kurtarılması; okullara bırakılması ve böylece müfredat belirleme ve ders kitabı yazma işinde devlet tekelinin kırılması gerekiyor.  Beklediğimiz şey, kendi programını kendi belirleyen tercih hakkını ve kimliğini kendisi belirleyen ve niteleyen okulların açılmasına izin verilmesidir.  Bu yapıldığı takdirde ülkede gerçek anlamda  eğitim halka mal olmaya başlayacaktır.

Okullar üzerindeki bu tekelci anlayışın kalkması ile sivil insiyatif öncelikle ölçme değerlendirmeye el atacak; merkezi sınavların tek boyutlu sayısal değerlendirme ve teste dayalı yapısına son verecektir.  Öğrenciyi çok yönlü değerlendiren; kalite ve beceriyi ölçebilen sistemler hayata geçirilecektir.  Lise döneminde öğrenciye en azından bir “meslek öğretmek” esas haline getirilecek ve böylece mesleki eğitim diriltilecektir . Böylece üniversite kazanamayan bir öğrenci   boşlukta kalmayacaktır.  Ortaokul ve liselerin son sınıflarında “ bitirme -olgunluk sınavı” getirilecek ve  her şey merkezi sınavların ağırlığı altında ezilmekten kurtarılacak..

Devlet sadece bazı dersleri tüm eğitim kurumlarında zorunlu tutabilir. Örneğin   tarih, kültür ve medeniyetimize dair bir kısım derslerle birlikte Türkçe mecburi ders olabilir. Avrupa’da nasıl ki, Latince mecburi bir ders ise, bizde de örneğin Osmanlıca dersi mecbur tutulan derslerden olabilir. Ancak bunların dışındaki derslerin muhtevasını ve süresini, içinde suç unsuru barındırmadıkça özel okulların belirlemesine izin verilmelidir.

Özel okullar gibi devlet okullarını da hantallıktan   kurtarmak   istiyorsak,   öncelikle   miadını doldurmuş 657 sayılı kanunu kaldırılarak   çalışanlar sözleşmeli, ücretlerin ve ücret artışları performansa dayalı  hale getirilmelidir. KPSS puanıyla öğretmen istihdam etme saçmalığına son verilmelidir.  Öğretmenler ‘öğretme’ becerisine göre istihdam edilmelidir.

Okulların birbirleri ile rekabet etmelerinin yolu böylece açılacak; iyinin kötüyü kovacağı gerçeğinden yola çıkarak iyi eğitim veren, çocukları başarılı bir şekilde geleceğe hazırlayan kurumlar bu mücadelede ayakta kalacaktır. Dünya ile rekabet edebilen eğitim kurumlarını ancak böyle oluşturabiliriz. Son yıllardaki atılımlarla ülkemizin Dünyaya açıldığı, gözlerin Türkiye’ye çevrildiği şu dönemde öncelikli iş  eğitime vizyon kazandırmak ve böylece Ülkeyi  Dünyada bir eğitim merkezi haline getirebilmektir.

Eğitim,  Müfredat Meselesi Değil, Bir Medeniyet Meselesidir 

Şimdiye kadar bunca reform teşebbüslerinin hep yarı yolda kalması ve maya tutmamasının ana nedenini tekrar özetleyelim. Dönüşümün odağında öğretmen bulunmaktadır. Onu merkeze almayan hiçbir teşebbüsün başarılı olma şansı olmamaktadır. Eğitim meselesine müfredat meselesi olarak değil bir medeniyet meselesi   olarak bakılmalıdır.

Her medeniyet, kendi insan ve âlem tasavvuru doğrultusunda kendine has bir eğitim idraki geliştirir ve geliştirdiği bu eğitim idraki üzerinde kendi insan tipini, hayatı ve hayat tarzını, vasatı ve vasıtaları inşa eder. Medeniyet meselesini kavramadan eğitim meselesini hal yoluna koyamayız.

Ülkemizde okul sistemi çok pahalı, antidemokratik, insan fıtratına aykırı bir sistem olarak varlığını sürdürdüğünü söyleyip duruyoruz. Üstelik çocuklarımızın okulda kazanması gereken ama ailede kazandığı inançlarını, değerlerini, geleneklerini okulda kaybettiğini; okulun bir   eritim ve öğütüm mekanizması halini aldığını   görüyoruz.

Peki  bunun yerine ferdi isteklere, özgür seçimlere ve kümeleşmelere dayalı, daha insani bir sistem önerebiliyor muyuz?  Sürekli tüketen olmak yerine tabiatı ve bize emanet edilenleri ve  Dünyayı ve tabi ki başta kimliğimizi koruyan, bilgiyi metalaştırmayan; onu üreten ve kullanan bir anlayışı ortaya çıkaracak özgür yapının temellerini biliyor muyuz?

Çağdaş tasarımların ötesinde insanın özüne dokunan ve özü ortaya çıkaran bir bilgeliğe dayalı sistem diyoruz ama bu işi devletin tekeline bıraktığınız zaman mümkün olmayacağını göremiyoruz.  Yaratana da yaratılana da saygılı fertlerin yetişeceği,  her yeri ve her anı öğrenme ortamı bilen sürekli öğrenmeyi bir prensip haline getiren  bir cemiyette yaşamayı hayal ediyoruz ama müfredatı özgür bırakmıyoruz.

Bu yüzden de devlet tekelinde kalan müfredatların ve okulların tezgâhında çocuklarımızın un ufak edilmesinin önüne geçemiyoruz. Kişiliğini, benliğini diplomalara, sertifikalara gömen ve buradan aldığı güçle yaşamını sürdürmeye çalışan bağımlı fertler halinde kalıyoruz.

 Özetleyelim.: Türkiye’deki eğitim meselesini tartışırken, ülkede uygulamaya çalışılan sistemin Batının kötü bir kopyası ve karikatür taklidi olduğunu unutuyoruz. Türkiye’de, eğitim sorunlarını sığ ve dayanaksız temeller üzerinden, kısır ve zihnimizi kısırlaştırıcı bir çerçevede tartışıyoruz. Esasen eğitimde çıkış yolu   yukarıda kısaca temas ettiğimiz gibi onun toplumsallaşması ve sivilleşmesinde yatıyor.  Bir kere müfredat üzerindeki tekelci yapının kalkması   gerekiyor. Taklit olmayan kendimize ait modeller geliştirerek  işe başlamalıyız. Bu zaman diliminde, Sezai Karakoç’un, Nurettin Topçu’nun [1b], Bediüzzaman’ın [5] ve diğer yerli tekliflere  kulak vermeliyiz.

 

[1]  (a) Eğitim Raporu  (Eğitime Kimlik, Derslere Bilimsel Muhteva ve Derinlik) http://docplayer.biz.tr/5146417-Egitime-kimlik-derslere-bilimsel-muhteva-ve-derinlik.html. (b) Nurettin Topçunun Eğitim Tasavvuru. http://docplayer.biz.tr/9926870-Moderator-raportor-lutfi-bergen-http-www-akademikplatform-net.html

[2] Osman Çakmak, An evaluation of Science of Education: The Sources of Lower Interest among Students Toward Science Courses and Suggested Solutions. 4. International Congress of Educational Research, 4-7 Mayıs, 2012, Yıldız Technical University, İstanbul.

[3] Osman Çakmak,  Sömürü Eğitim Düzeninden Nasıl Kurtulacağız? Karar Gazetesi, 27.09.2016, http://www.karar.com/gorusler/prof-dr-osman-cakmak-yazdi-somuru-egitim-duzeninden-nasil-kurtulacagiz-257325.

[4] Osman Çakmak, Eğitime Çözüm Öğretmen Üniversitesi. http://m.yenisafak.com/amphtml/hayat/egitime-cozum-ogretmen-universitesi-2569810

[5] Osman Çakmak, Bedizzamanın Eğitim Modeli: Medresetüzzehra. http://www.yenisafak.com/hayat/bediuzzamanin-egitim-modeli-medresetuzzehra-2477494

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   .