Bir savaş iki olay

Ramazan BAKKAL
Bilim Teknoloji İçin İstanbul Çalışma Grubu Başkanı

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz ismi hafızanızda var mı? Ankara’da sessiz sedasız çalışan bir düşünce eridir. 20 yıl kadar önce Osmanlı’nın Arka Bahçesi diye bir kitap yayınladı. Altını çize çize, karalaya karalaya okuduklarımdandır bu kitap. Bugünlerde “bilimden nasıl kopmuştuk?” sorusuna cevap ararken hatırladım. Raftan indirdim. Bütün kitaplarımı Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesine hediye ettim. Bu kitabı ara sıra karıştırmam gerekenlerden diye ayırmıştım. Aşağıdaki yazı Osmanlı’nın arka Bahçesi yanında Abdülhak Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde ilim (Remzi Kitabevi 4. Baskı 1982) ve Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Devletinde İlmiye Teşkilatı (Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu 3.Baskı 1984) eserlerden faydalanılarak hazırlandı.

Müneccimin yönettiği savaş ve bir Şeyhülislam:

  1. yüzyıl Avrupa’sında bilimin gelişmesi baş döndürüyordu. İngiltere’de Kraliyet bilimler Akademisi, Fransa’da Bilimler akademisi kurulurken bizde savaş meydanlarında uğurlu gün, uğurlu saat, uğurlu an bekleniyordu. Yıl 1716. Sultan 3.Ahmet dönemi. Vezir-i Azam Damat Ali Paşa, Başkomutan, Avusturya ile Varadin’de iki ordu karşı karşıya.
    Osmanlı ordusu gerek komuta kademesi gerekse savaşçılar açısından mükemmel. Ne var ki, Osmanlı ordusunu yönetmesi gereken Komuta kademesini de yöneten biri var: Melami Tarikatından Lâl-i Zâde Abdülbaki Efendi. Ordu Sava nehrinden 25 Temmuz 1716’da öğleden sonra geçmiş. Olmaaz. Uğurlu günler olan Cumartesi, Pazartesi, Perşembe’den biri değil. Bu yüzden ordu huzursuzdur. Homurtular yükselir. Seher vakti geçilmesi gerekirken öğleden sonra geçildi. Bir yanlış(!) daha.

5 Ağustos 1716 sabahı iki ordu karşı karşıya geldi.

Prens Öjen komutasındaki Avusturya ordusu saldırıyor, bizim müneccim efendi elindeki usturlap ile yıldız falına bakıyor, ordunun hücum edeceği uğurlu saati tespit etmeye çalışıyor. Damat Ali Paşa orduyu uğurlu zamanda Sava nehrinden geçirmediği için acımasızca tenkit edilmiş, neredeyse kâfir ilan edilecekti, bir daha bunların hücumuna maruz kalmaktan korkup müneccim efendinin kararını bekliyor. Kendisini uyaranlara değil, müneccim efendinin ağzına bakıyor. Avusturya hücumları orduyu perişan etmiş. Nihayet ordu dağılmaya başlıyor. Damat Ali Paşa yalınkılıç düşman saflarına hücum etse de arkasından gelecek kimse kalmamış. Alnına isabet eden bir kurşunla düşüyor. Ordunun kaybı yedi bin şehit, 114 top, 150 sancak, beş tuğ… (İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Osmanlı Tarihi C.4 1.bölüm-İsmail Hami Danişment İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi c.4 s.9)
Osmanlı ordusunu Avusturyalılara yendiren Müneccimbaşı Lâl-i Zâde Melami Abdülbaki ile bu sözde din adamından gelecek eleştiriyi göze alamayıp bir Melamiyi dinleme gafletinde bulunan damat Şehit Ali Paşa’dır.

Sonra da bir kitap kurdu olan ve sadece listesi dört cilt tutan bu Şehit Ali Paşa’nın kütüphanesinin İstanbul kütüphanelerine gönderilmesi sırasında; “Felsefe, tarih, astronomi-eski yunan bilimi” kitaplarının bağışlanması şeyhülislam Ebu İshak İsmail Efendi’nin fetvasıyla engellenir. Avrupa’da bilim heyecanının yükseldiği yüzyılda, Farabi’nin, İbni Sina’nın, Uluğ Bey’in yüzlerce yıl önce okuyup faydalandığı kitapları Şeyhülislamın fetvasıyla “din adına caiz değildir” diye Müslümanlardan, Türklerden esirgendi. İşte fetvadan birkaç cümle:

“..dört ciltte mestur olan kitaplarının, defterlerinde yazıldığı üzere her bir fenden olanı başkaca ve alelicmal defteri Mora seferi avdetinden sonra aldığı kütüb (eski Yunan .bilim ve kültür hayatına ait pek çok kitap getirmişti)..anların dahi…bilfiil Şeyhül İslâm ve müftü-el-enam olan Mevlana Ebil İsmail İshak Adam, Allah-ü tealâ fazluhundan istifade olundukta kütübü kasiresi olan Zeyd’in felsefe ve nücum (yıldız falı) ve ekâzib (uydurma sözler) ile meşhun olan eş’ar ve tevarihe (tarihe) müteallik kitapları dahi vakıfta dahil olamaz.  Ol makule kütübün vakfı mütearif değildür deyu fetvayı şerife verilmekle …” (Kaynaklar: Adnan Adıvar Osmanlı Türklerinde İlim . S.143)

TRT’de 1985 yılında Mardin Münih Hattı diye bir dizi yayınlanmıştı.  Hatırlayanlarınız olacaktır. Bana her karşılaşmamızda “teşkilat” diye takılan Ünal Küpeli ağabeyim yazıp çekmişti. Dizi “Ben nerede hata yaptım?” sorusu ile bitmişti. Şimdi sorabiliriz: “Bilimden kopma işinde nerede hata yapmışız?”
“Yiğit düştüğü yerden kalkar” sözü doğru ise ne yapmalıyız?